HEZARFEN

30 okunma Ekim 2021

1998 yılında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi 2.sınıf öğrencisiyken , tarih dersi almamız zorunluydu. Allah selamet versin hocamız alanında uzmandı. Zaten Osmanlı tarihine her zaman özel bir merakım vardı. Ama ben,Osmanlı tarihini o döneme kadar hiç bu kadar nefessiz dinlememiştim. Kendi bölümüm olmamasına rağmen tarih derslerini iple çeker gözlerimi bir saniye hocadan ayırmazdım. Tarih kürsü başkanı olan hocamız adeta anlatmıyor o dönemde yaşıyordu. Sanki Osmanlı döneminden 1998’e kendini ışınlamış gibiydi. Henüz insanoğlunun uçmayı dahi yeni yeni hayal ettiği dönemlerde ışınlanma kavramını bilselerdi nasıl olurdu acaba diye hayallere dalmıştım ki; hocanın gür sesi ile kendime geldim.

” Hezarfen Ahmet Çelebi Galata kulesine çıktı. Aşağıda ona korkuyla bakan onlarca belki de yüzlerce insana bir de yukarıdan baktı. İnsanın uçabilmesinin mümkün olduğunu kanıtlamayı amaçlıyordu. Galata Kulesi’nin tepesini kendisine başlangıç noktası olarak seçmişti.  Kulenin tepesinden kuş misali kanatlarını hareket ettirerek kendisini boşluğa bıraktı. Bu adeta bir intihardı. Ama o da ne? Kuşlar gibi süzülmeye başladı ve son durağı Üsküdar’da Doğancılar semtine inmeyi başardı.”

İki kolunu kendine kanat yapmış ve gözlerini kapatarak amfinin içinde adeta süzülerek dolaşan hocanın o an kendini Hezarfen sandığına yemin edebilirdim. Üsküdar topraklarına ayak basar basmaz gözlerini açtı ve anlatmaya devam etti. 

“IV. Murad tarafından önce bir kese altınla ödüllendirilse de daha sonra kendisinden korkularak Cezayir’e sürgün edildi. İki yıl sonra (31 yaşında) ölüm haberi geldi. Bu konuyla ilgilenenler varsa Evliya Çelebi’nin Seyahatname isimli eserine göz atabilirler”dedi.

Tam ders bitmiş ağır adımlarla çıkarken yeniden sınıfa döndü ve tesadüf müdür bilinmez gözlerimin içine bakarak “İnsan “Hezarfen olmalı” dedi , döndü arkasına gitti.

Ne yalan söyleyeyim o güne kadar hezarfen kelimesinin ne anlama geldiğini bilmiyordum. Aileden gelen bir soy lakabı olduğunu düşünüyordum. Öyle şimdiki gibi arama motorları hak getire internet bile yoktu. Varsa da bizde yoktu hatta benim öğrenciliğimde bir bilgisayarım bile yoktu. Neyse Ankara’daki milli kütüphanenin yolunu çoktan tutmuştum zaten. Kapanış saatine kadar hızımı alamamış gözlerimin içine bakarak söylediği “insan hezarfen olmalı” cümlesini adeta emir telakki etmişçesine araştırmaya başlamıştım. 

Sandığımın aksine bu bir lakap değil ünvandı.Siz titri olarak da yorumlayabilirsiniz.

Hezârfen kelimesi Farsça "bin" anlamına gelen hezâr ve Arapça "fen, ilim" anlamlarına gelen fenn kelimelerinden türemişti.Boşuna değil Hezarfen Ahmet Çelebiye, Bin Fenli Adam denmekteydi.

Dünyaca ünlü bir başka hezarfenin de Leonardo da Vinci olduğunu işte yine o gün öğrenmiştim. Ünlü sanatçı (mucit, ressam, heykeltıraş, mimar, bilim insanı, müzisyen, matematikçi, fizikçi, mühendis, yazar, anatomist, jeolog, astronom, botanist, tarihçi, edebiyatçı ve kartograf). Ya da kısaca geçmişin deyimiyle kendi döneminin en ünlü hezarfenlerinden biriydi.Şimdilerde hezarfen kelimesinin yerine en çok kullanılan kelime polimattır.

 Şimdinin deyimiyle Da Vinci döneminin en ünlü polimatlarından biriydi. Aslında yunanca kökenli olan bu kelimenin İngilizce karşılığı "poly" yani "çoklu" ve "math" yani "teknik" anlamındaki  "Çok teknikli", "çok yönlü" olarak da ifade edilmektedir.

Hezarfen Ahmed Çelebi de kim bilir bir şekilde kendinden yaklaşık 200 yıl önce yaşamış Da Vinci’den ve çalışmalarından haberdar olmuş hatta etkilenmiş olabilir miydi? İstanbul kanatlarımın altında filminden yola çıkarak böyle bir yorum yaptıysam da adı üzerinde Hezarfe’nin, boğazı uçarak geçmesi, sadece kuşları taklit etmiş olmasıyla gerçekleşmemiştir. Döneminin Aerodinamik bilimi ışığında incelendiğinde uçuşun, hava akımından faydalanarak gerçekleştiği ve iyi derecede fizik bildiği apaçık ortadadır. Dolayısıyla Hezarfen Ahmed Çelebi’nin lodoslu bir günü seçmiş olması da bu sebepten tesadüf değildir.  Rüzgârın kuvvetli olduğu zamanlarda, ‘kartal kanatları’ diye adlandırılan aletle defalarca uçmuş, rüzgâra karşı uçmanın kaldırma kuvvetini temin edeceğine kanaat getirmiştir diye yazıyordu seyahatnamede. 

Bu atlayış gerçekten yaşandı mı bugün bilmek mümkün değil; çünkü Evliya Çelebi'den başka bu olayı anlatan güvenilir bir kaynak şu an elimizde bulunmuyor; ancak hikâyemiz için bu olayın yaşanmışlığı çok da önem arz etmiyor. Önemli olan, Ahmet Çelebi'nin, döneminin çok yönlü hezarfenlerinden yani polimatlarından birisi olduğu ve kısacık hayatında dahi tarihe iz bırakması gerçeğidir.

Buradan yola çıkarsak günümüze kadar gelmiş en çok bilinen polimatlardan bazılarını sıralamak gerekirse leonardo da vinci, benjamin franklin, archimedes, ibn el hayyam,ibni Sina,michaelangelo, galileo galilei, nikolaus copernicus, isaac newton, jacques yves Cousteau…

Değerli okuyucular bu ay da sizlere yine çok duyduğumuz ama anlamını bilmediğimiz Hezarfen başka bir ifade ile Polimat kavramından bahsetmek istedim. Çünkü eminim ki birçoğumuz, kariyerimize yön verdiğimiz, başarılı olmanın sırlarına dair değişik tavsiyelere kulak açtığımız, üniversite yıllarımızda “hedefini belirle, alanını seç ve o alanda uzmanlaşarak kendini geleceğe hazırla, hatta sektörünün en iyisi ol” cümlesini sık sık duymuşuzdur. Elbette alanında uzman olmak öyle çok da kolay değildir. Tam da uzmanlıktan bahsederken Malcolm Gladwell’ın “Outliers” yani Sıra dışı İnsanlar kitabı geliyor aklıma. Kitabında 10.000 saat kuralından bahseder ve der ki, herhangi bir alanda başarılı olmak için o konu üzerinde uzmanlaşmak gerekir ve kendimize bir konunun “uzmanı” diyebilmemiz için gerekli olan çalışma saati 10.000 saattir.

Şimdi şöyle bir hesap yapacak olursam,24 saat hiç uyumadan hatta ara vermeden çalışırsak bu süre yaklaşık 417 gün çalışmak anlamına gelir. Günde 12 saat çalışırsak bu gün sayısı iki katına çıkar yani 834 gün demektir.Hadi ortalama 8 saat çalıştığımızı söyleyelim  kabaca 3,5-4 yıl eder. 

Yani okuduğumuz ya da çalıştığımız alanda ortalama 3-4 yılda uzman olabilir ve kolumuza altın bileziğimizi takarız. Ama amaç bir tek altın bilezikle yetinmek mi yoksa bunların sayısını çoğaltmak mı? Başka bir ifade ile amaç Generalist olarak tek bir konuda tam donanımlı bir şekilde bilgi sahibi olmak mı yoksa Polimat olarak çoklu alanlarda usta olup bilgi alanını bir bütün olarak yeniden şekillendirmek mi?

İşte tam da bu noktada pek çok hocamızın aksine tarih hocam tek bir alanda uzmanlaşmak yerine pek çok alanda uzmanlaşmanın sırrını vermişti bize ve ben henüz 18 yaşındayken cesur olmamızı,aklımızı kullanmamızı kendimizi yeni dünyaya hazırlamamız gerektiği mesajını açık yüreklilikle ifade etmişti.Zaten kendisi de hem tarih hem felsefe kürsüsünde hocaların hocası diye bilinir yetmezmiş gibi bir de iyi bir heykeltıraştı.Ben okulu bitirirken o hukuk fakültesine kayıt yaptırmıştı. Okumanın öğrenmenin yaşı yoktu.

Siz ister beşi bir yerde, ister her parmağında bir marifet deyin günümüz modern iş dünyasında da durum aynı. Hatta farklı yetkinliklerle evrilmek her zamankinden daha değerli bir hal alırken büyük firmalar Polimat liderlerle yola devam etmeye başladı.

Tam bu satırları okurken şunları düşünüyor olabilirsiniz; bilim o kadar spesifik dallara ayrılıp özelleşti ki, tek bir dalda bile uzman olmak müthiş zorken, çok sayıda bilim dalından anlamak akademik anlamda pek mümkün değil ya da çok uzun zaman alır. Haklısınız ancak modern çağda bilimin ve öğrenmenin sınırlarını zorladığımızı düşünecek olursak, bu şekilde çok alanlı ve çok yönlü bireylere de ihtiyacımız olduğu gerçeğiyle yüzleşmek durumunda kalıyoruz. Örneğin AIDS gibi bir hastalığı alt etmek için mühendisler, hekimler, biyologlar ve kimyagerler bir arada çalışıyor. Sonuç olarak kimya mühendisleri biyolojik evrimin ilkelerini bilerek ve kullanarak günümüzde Nobel Ödülü alıyorlar.

Üniversiteler; sanatçıları, mühendisleri, temel bilimcileri aynı binada toplayacak bölümler ve enstitüler açıyor. Çünkü akademi dünyası geleceğin, tek tip ve geleneksel bilim insanlarında değil, çok yönlü ve çok disiplinli bilim insanlarında olduğunu fark ediyor. Böylelikle son yıllarda"multidisipliner" (çok uzmanlıklı) çalışma sahalarının doğduğunu görüyoruz. Bunlar da, adına Bilim Ağacı dedikleri dallı budaklı yapının farklı farklı dalları hakkında bilgiye sahip kişilerin aradaki köprüyü kurduğu çalışma sahaları oluyor. Köprüyü kuranlar ve dallar arası geçişi başarı ile tamamlayanlar geleceğe yön veriyor.

Başka bir ifade ile modern bilimin sınırlarında araştırmalar yürütmek istiyorsanız, sadece fizik ile sadece kimya ile sadece biyoloji ile sadece mühendislik ile sadece tıp ile değil bunların hepsini kullanmanız gerekiyor. Bu dalların hepsinden bir şeyler anlamanız gerekiyor. Çünkü içinde bulunduğumuz değişim çağında, maalesef yapay zeka işleri kolaylaştırdı. Yıllardır önemli bir beceriyle işlerini sürdüren insanların yerlerini, onları işsiz bırakabilecek yeni teknolojiler almaya başladı. Her gün rutin bir iş yaptığınızda, bu kendinizi amaçsız hissetmenize neden olabilir. Polymatlar, her gün öğrenecek ve keşfedecek çok şey olduğunun ve bu nedenle iş hayatından her zaman memnun olmanın bir yolu olduğu gerçeğinin farkındadır. Ayrıca, iş rollerini değiştirmek zorunda kaldıklarında bunu dünyanın sonu olarak görmez, kendilerini yenilenmiş hissederler ve asla sıkılmazlar. Çevrenize bakın kariyerinin doruğunda ama yaptığı işten sıkılmış emeklilik hayalleri kuran sayısız insan göreceksiniz. Oysa polimatlar için emeklilik beynin durmasıdır bunun da adı ölümdür. Mutlu olmak istiyorsanız iş değiştirmekten, yeni şeyler öğrenmekten korkmayın. Konfor alanlarınızdan çıkın ve dünyaya açılın. Gözlerinizi açın ve kendinize güvenin. Makamlarınızın ya da koltuklarınızın arkasına sığınmayın. Kimse polimat olarak doğmaz ama Polimatik yaklaşımı benimsediğinizde, diğerlerinden öne geçmeniz ve daha fazlasını kazanmanız daha olası. Çünkü unutmayın ki tarihteki en ünlü liderler polimat oldukları için lider olmuşlardır. Bu da demek oluyor ki Polimat doğulmaz polimat olunur. Hayat bir devir teslim yeri ise Polimat nesillere dünyayı bırakmak dileklerimle. Saygılarımla