GEÇMİŞİMİZDEKİ EPİGENETİĞİN GELECEĞİ FORMATLAMASI

30 okunma Kasım 2020

Çocukluğumuzda yaramazlık yapıp, söz dinlemediğimizde annemiz bizi; “öcü geliyor” diye korkuturdu. Bizlerde hemen annemizin yanına sığınır, sesimizi keserdik. Bizim jenerasyon (epigenetik olarak) böyle korkutularak büyütüldü.

Bu kültür insanoğlunun doğasında vardır. Aileler, şehirler, kurumlar hatta devletlerde fertlerini, vatandaşını zaman zaman korkutmak için, bütünlüğünü sağlayabilmek için suni olaylarla, senaryolarla rakip ve düşmanlar yaratarak korkuturlar. Toplumu diri tutarlar, birlik ve beraberliği güncellerler, (bilinçaltına yeniden format atarak) yeni başarılara taşımaya çalışırlar.

Korku yaşamdaki en büyük sorunlardan biridir. Korkuya kapılan bir zihin sahibini, karmaşa, çatışma içine sürükler. Dolayısıyla kişinin şiddet yüklü, çarpık ilişki ve saldırgan olması kaçınılmazdır. Kendi düşünce kalıplarından uzaklaşmaya cesaretini kırar.

Bu da ikiyüzlülüğü, riyakârlığı kin ve nefreti besler.

Kin ve nefret duygularının olduğu yerde korkunun ve korkunun bütün sonuçları da kaçınılmazdır. 

Kin ve nefret insanı azgınlaştırır. Çevresinden hatta kendisinden nefret eder olur. Bu kötü oluşumlar temel yaşam enerjimizi yağmalar. Eğer bu duyguları biz yönetemezsek o zaman bu olumsuz duyguların bizi götürdüğü yere gideriz.

BİR YUNANLININ İTİRAFLARI 

1996 yılında Merhum Latif ANBARLI ile Yunanistan’a bir iş görüşmesi için gitmiştim. Görüşme yaptığım şirketin genel koordinatörü emekli bir generaldi. Görüşme sonrası akşam birlikte yemek yedik. Yemekte, öncelik sohbet; Türk-Yunan Sosyo-Kültür benzerliği ve yemek-tatlılardaki benzerlikler. 

İlerleyen saatlerde sohbet Türk-Yunan düşmanlığı ile ilgili generalden ilginç görüşler, yorumlara dönüştü:

Türkiye ile Yunanistan arasında büyük savaşı gerektirecek kadar önemli düşmanlıkların var olmadığını!!!

Her iki ülkenin Nato üyesi oluşunu ve ABD’nin Türk-Yunan savaşına asla izin vermeyeceğini. Ancak küçük, lokal çatışmaların olabileceğini vurgulamıştı.

Bende; “Mademki Türk-Yunan arasında önemli düşmanlıklar yok, Yunanistan sürekli Türkiye tehdidinden söz ediyor “demiştim. 

Generalde; “Yunan gençliğinin, Yunanlı sevdasının her geçen gün yok olduğunu, Yunanistan’ın AB üyeliğine girişinden itibaren Avrupalı olma sevdası öne çıkmakta. Bunu bizler ciddi bir risk, ciddi bir yıkım olarak görmekteyiz. Bu nedenle Yunan halkını, özellikle de Yunanlı gençleri Yunanistan da tutabilmek ve Yunanlı sevdalarının pekişmesi için zaman zaman Türk-Yunan gerginliği Türkiye tehdidini güncelleme gereği duyulmaktadır. Bir diğer gerekçe de, Türkiye tehdidini kullanarak, ABD ve AB ülkelerinden siyasi ve ekonomik yardımlar alabilmek içindir” dedi.

Ancak yıllar sonra böyle bir politikanın fayda yerine zarar verdiğini fark ettik; şöyle ki, Yunan halkı kolay elde edilen siyasi ve ekonomik desteklere öyle bir alıştı ki bunu bir yaşam felsefesine dönüştürdü. ABD ve AB ülkeler nezdinde Yunanistan’ı korunmaya muhtaç bir ülke kategorisine, görümüne soktu. Yunanlı gençliği tembelliğe, ABD ve AB sempatisine itti. Türkiye düşmanlık duygularını pekiştirdi. Bu duygular Yunan halkının yanı başındaki Türkiye ile olan ticari, ekonomik işbirliğini baltaladı. Türkiye gelişmeye devam ederken, Yunanistan turizm gelirleri ile ayakta durmaya ABD ve AB ülkelerinden gelecek ekonomik yardımlarla yaşamaya çalıştı.

Suni düşmanlık Yunanistan’ın tek taraflı gerilemesine mal oldu (yol açtı).

Yunanlı gençler ilk fırsatta ya ABD ya da Fransa, Almanya ve İngiltere’ye gidip oralarda kalıyorlar. Oralarda evlenip, oralarda ölüyorlar. Mezarları da oralarda kalıyor.

Siz Türklere baktığımızda, Türk gençleri de Avrupa’ya, Amerika’ya hatta Asya, Afrika ülkelerine de gidiyorlar. Ancak Türk gençleri de oralarda evlenip iş kuruyorlar. İki dini bayramınız olduğunda kendi ülkelerine (Türkiye’ye) geliyorlar. Bayramları aileleri (anne, baba ve akrabaları) ile geçiriyorlar. Şu sizin meşhur sünnetiniz var ya, küçücük çocuğu alıyorlar kendi köylerine gidiyorlar. Çocuklarını sünnet ettirip, Türkiye’de ki akrabaları ile kaynaştırıyorlar, örf ve adetlerini yaşatıyorlar. Ertesi günlerde, tekrar çalıştıkları ülkelere dönüyorlar. Böylece çocukların Türkiye ile diyalog bağlarını pekiştiriyorlar.

Türkler yurt dışında öldüklerinde dahi cenazelerini kendi ülkelerine defin için onca yolu kat edip baba ocağına defnediyorlar.  

Kendi aralarında kendi dilleri Türkçe ile konuşup onu yaşatıyorlar ve fırsat buldukça, çevrelerine Türkçe konuşturuyorlar. Diğer taraftan bizim Yunan gençliği İngilizce ortak dil diye Yunanca konuşmayı bırakıyorlar. Bayramlarda, yılbaşılar da Yunanistan’dan daha büyük (gelişmiş) ülkelerde geçirmeye hevesleniyorlar ve oralarda geçiriyorlar. 

Siz Türkler yurtdışında kazandığınız parayla kendi ülkenizde bir ev arazi alırken, bizim Yunalı gençlik Yunanistan da veya başka ülkelerde kazandıkları paralarla Yunanistan da mülk edinmek yerine, hatta Yunanistan’daki (ailelerden kalan) mal-mülklerini satarak yabancı ülkelerde mülk ediniyorlar.

Kısacası; “Bizim gençlerin hayallerinde Yunanistan’dan çıkmak ve başka ülkelerde yaşama hayalleri varken, siz Türklerin hayalinde yurtdışında çalışıp kazandıkları ile Türkiye de bir ev mal mülk edinme ve sonunda da Türkiye’ye kesin dönüş yaparak bir iş kurmak (hayali) vardır” dedi. 

Yunanlı generalin derin deneyim görüşü ve Türk-Yunan gençliğini iyi analizi beni hayli etkiledi ve daha fazla konuşması için ortamlar yarattım. General devam etti; 

“Türk-Kürt düşmanlığı da aynı Türk-Yunan düşmanlığı gibi suni bir oluşumdan ibaret; “Kürtler Türkiye’yi ve Türkleri gerçekte düşman görselerdi, Türkiye içlerine dağılmış olarak yaşayan Kürtler, İstanbul, İzmir, Antalya, Ankara gibi illerden Güney Doğuya Diyarbakır, Mardin, Şanlıurfa ve Siirt’e göç ederlerdi. Bırakın buralardan güney doğuya göç etmelerini, aksini yapıyorlar, Güneydoğudan Türkiye’nin daha gelişmiş, daha huzurlu şehirlerine göç ediyorlar. Hatta İstanbul, İzmir ve Antalya gibi şehirlerde kalıcı olmak için iş kuruyorlar, fabrika sahibi oluyorlar. Kürtler Türkiye’yi ve Türkleri düşman görmedikleri gibi dost görüyorlar, Kürtler kendilerini Türkiye vatandaşı  olarak görüyorlar ki, Türkiye’nin her yerine işyeri fabrikalar açıyorlar, oralara geçici değil, kalıcı olmak üzere göç edip geliyorlar. “

Kürtler Türkleri düşman görseydi, Kıbrıslı Türkler ile Rumlar gibi (Rumlar Güneye, Türkler Kuzeye göç ettiler) yaparlardı; mallarını, mülklerini terk edip kendi sınırları içine, güneydoğuya göç ederlerdi. 

Saddam Hüseyin, Kuzey Irak’taki Kürtlere kimyasal silahlarla saldırdığında, Halepçe katliamında, Iraklı Kürtler, Irak içlerine kaçmak yerine, Türkiye içlerine doğru (kendilerini korumak için) kaçmadı mı? Bu da Kürtlerin bilinç altında, tarihin derinliklerinden gelen (epigenetik) bilinçle, Türk halkını dost görüşlerinin ispatıdır” dedi. 

Bir gün Türk-Yunan arasında savaş çıksa, Kürtler Yunan ordusuna katılır mı? Asla katılmazlar. Aksine ve elbette! Türk silahlı kuvvetlerine dâhil olup Yunanistan’a karşı savaşır? Çünkü; Türk-Kürt aynı kaderi paylaşan, iki millet, sınırları bir olan bir devlet. “Türk-Kürt düşmanlığının sırrı bu soruların cevabında gizlidir. Türk-Kürt düşmanlığı özde değil sözdedir”... dedi.

Geçmişteki Türk-Yunan, Türk-Rus (komünizm) düşmanlığı gibi zaman, zaman ailelerde, şirketlerde, devletlerde siyasi partilerde birlik beraberliği sağlama adına dikkatleri başka yerlerde toplama adına, başarısızlıkları, beceriksizlikleri kamufle etme adına, hatta durağan, pasif enerjiyi, kinetik enerjiye dönüştürme adına mazlum ve masumiyet adına suni düşmanlar, suni problemler, acıtasyon davranışlar yaratılabilmektedir. 

Hayatta birçok doğrular olabilse de GERÇEK, gerçek kadar tektir. O orada yalın olarak görülmeyi, tespit edilmeyi sabırla bekler. 

Keşkelerin çokluğu gerçekleri görmezlikten gelip, kendi doğrularımızın peşinden gitme ile doğru orantılıdır. Diğer bir deyişle keşkeler, gerçeklerle ters orantılıdır. 

Keşke, insanın geçmişle bağlarını güçlendirir. Pişmanlıklarını depreştirir. Kin ve nefret duygularını besler ve kamçılar. Kin ve nefret duyguları insanın kendi enerjisini, kendisi tarafından yağmalanması, çalmasına neden olan kötü bir duygudur. İnsanın, insandan nefretinin enerji kaynağıdır.